Yalnız Nar

Akademideki ilk yılımın ardından gelen yaz tatilinin başlangıcı, babamla anlaşmazlıklarımda bir dönüm noktası olmuştu. Okul zamanı yanında çalışmayıp kendimi derslere vermeyi, ama yaz tatillerinde yanında olmayı kabul etmiştim. Ama okulun ilk yılından sonra bütün enerjimi sanata yöneltmem, ne olursa olsun gasilhanenin o boğucu atmosferine dönmemem gerektiğine inanmıştım. Bir okul arkadaşım boyacı olarak işe girme imkânından bahsetmişti. İyi para ödediklerini, söylemişti, ben de paranın, resim malzemeleri almama yardımcı olacağını düşünmüştüm. Hatta evin masraflarına da biraz katkım olabilirdi. Final sınavlarım bittikten kısa bir süre sonra babam bir akşam eve geldi ve “Haydi ama! Yetmedi mi dinlendiğin? İşe ne zaman geleceksin?” dedi. 
Ben de bu konuyu onunla konuşmak istediğimi söyledim. 
Oturma odasının kapısında durdu, tespihi elindeydi. “Ne oldu?” 
“Arkadaşlarımdan biri… Babası usta. Boyacılık yapıyor. Bu yaz bana da iş verebilecek, iyi para ödüyor.” Babam kaşlarını çattı. Yere baktı, sonra gözlerini gözlerime çevirdi ve “Neden boyacılık yapmak istiyorsun ki? Benim yanımda iyi bir işin var.” dedi. 
“En azından birkaç gün deneyip bakayım diyorum.” 
“Boya yapmayı biliyor musun ki?”
“Çok zor bir iş değil baba. öğreteceğini söyledi zaten.
Babamın hayal kırıklığı yüzünden okunuyordu. “Demek netice bu olacaktı, öyle mi? Boyacılık mı? Bunca yıldır işime bir yardım eden olsun, yüküm hafiflesin diye bekliyordum ben de.” 
“Bu iş yaz için sadece. Hem eve de katkım olur.” 
“Boyacı” kelimesini utanılacak bir şeymiş gibi tekrarladı.
“Nesi var ki?” dedim. “İyi bir iş.” 
“Bizim mesleğimiz iyi değil mi yani? Sana yetmiyor mu? Babam, dedem, onun dedesi hep bu işi yaptılar. Ama şimdi bizden üstün kesildin başımıza. Sağ olasın.”
Hole çıkıp merdivene yürümeye başladı. Annem konuşmamızı duymuş, ne olduğunu sormak için mutfaktan çıkmıştı. 
Merdivenden çıkarken, “Oğlun benim işimi yapacağına boyacı olmayı tercih ediyormuş.” dedi babam. 
“Doğru mu bu Cevat?” diye sordu annem. 
“Doğru.” 
“Neden evladım? Babanın sana ihtiyacı var.” 
“Ne var? Boyacılık yapmak ayıp mı?” 
Oturduğum koltuktan kalktım, televizyonu kapatıp yürüyüşe çıktım. Babamla aynı ortamda bulunacak olursak bütün akşam sürebilecek gergin havadan uzaklaşmak istiyordum. Kararıma sevinmesini beklemiyordum, ama çok da şaşıracağını düşünmemiştim. Bugünün geleceğini biliyor olmalıydı. Mesleğine ilgimi tamamen kaybettiğimi hissetmemesi imkansızdı. Daha gençken bir keresinde, İran’la savaş bittiğinde, Amuri’nin terhis olup doktorluk yapabileceği zaman geldiğinde gasilhaneyi kapatmayı veya satmayı düşünüp düşünmediğini sormuştum. Emekli olmayacağını, yaptığının sıradan bir meslek olmadığını, Allah rızası için yapıldığını söylemişti. İşin ona babasından, babasına da onun babasından miras kaldığı gibi bana kalacağını anlatmıştı. 

Annem adetlere göre ilk maaşımı babama vermemi söyledi. Dediğini yapmak istedim, ama babam elimi itip, “Annene ver.” dedi. Annem parayı almayı reddedince elli dinarını hediye olarak verdim. Her ay kazandığımın epey bir kısmını anneme vermeye başladım ve kendine istediğini almasını söyledim. Maddi durumumuz çok iyi değildi, ama ev babamındı, bu yüzden aylık masraflar diğer ailelerdeki kadar büyük bir yük haline gelmiyordu. 
Annem verdiğim parayı çeyizim için biriktireceğini söyledi.
Güldüm. “Evlenmeye niyetim olduğunu kim söyledi ki?” dedim.
   ”Er geç evleneceksin evladım.” 
Ağabeyim Amuri cepheden izinli geldiğinde ona olanları anlattım. Babama planlarımı onun gelmesini beklemeden anlattığım için kızdı bana. Babamla nasıl konuşacağını bilir, onu ikna edebilir veya en azından kararıma vereceği tepkiyi yumuşatabilirdi. Amuri gasilhaneyle, ölülerle daha fazla uğraşamayacağımı biliyordu. Ayrıca boyacılık yaparak aldığım paranın, babamın verdiğinin iki katı olduğunu da söyledim. 

Amuri babama gerçekten istemediğim bir işi yapmamın anlamsız olduğunu söyledi. Namusuyla çalıştıktan sonra, diye ekledi, boyacılık yapmanın ne zararı var? Babama kendi sözlerini hatırlattı: Gasil işinde istek esastı. İçimde bir istek duymuyorsam bu işi nasıl yapacağımı sordu. Amuri mantıklı düşünmesini sağlamıştı belki, ama babam, yolundan gitmediğim için beni hiç affetmedi. 

Beraber boya yaptığım arkadaşım Firas çok esprili birisiydi. Çalışma saatleri uzun olsa da vakit çabuk geçiyordu. İşin başında babası vardı ve ev sahipleriyle çalışanlar arasındaki eşgüdümü sağlayan da oydu. Malzemeler, boyalar, talimatlar ve diğer ayrıntılar hep ondan geliyordu. Çalıştığımız evlerin çoğu yeni yapılmıştı ve mobilyasızdı. Sahipleri henüz taşınmamışlardı.

Bizimle çalışan üçüncü boyacı Selam, ikimizden de  büyük ve tecrübeliydi. Boyaları karıştırma işi onundu. Eski bir evde çalışıyorsak önce duvarları zımparalar, çatlakları doldururduk. Bir kat astarla başlar, sonra ikinci katını sürerdik. İşlemin farklı aşamalarından keyif alıyordum, ama en güzeli, işimiz bittiğinde duvar ve tavanların ne kadar güzel ve lekesiz olduklarını görmekti. 

Askerliğimi yaptıktan sonra Bakuba’ya resim öğretmeni olarak atandım. Maaşım bir haftalık yol paramı ancak karşılıyordu. Neden hayatımı, hem de ambargo yıllarında ressamlıktan kazanabileceğim hayalini kuracak kadar saftım ki? Bazı ressamlar eserlerini yabancılara satıyorlardı. Yabancıların sayısı azalmıştı, ama bazı gazeteciler, diplomatlar, eylemciler hala Bağdat’a geliyor, sanat eserleri ararken sık sık Hivar galerisine uğruyorlardı. Ressamlar izne gelmiş Iraklı gurbetçilere de satış yapıyorlardı. Ancak soyut resimlerden çok geleneksel eserler veya peyzajlar tercih ediliyordu. Bu yüzden 1990’ların sonunda sıkılmaya, öfkelenmeye başladım, özellikle de ambargoyu delerek inanılmaz servetlere kavuşan yeni zenginlerin evlerini boyarken. 

Boyacılığa başlarken kalın, diken gibi fırçaları kısa bir süre kullanıp sonrasında kendimi daha yakın hissettiğim ince, tüy gibi olanlara geri dönebileceğimi ummuştum. Ama yıllar ilerledikçe, istediğim gibi renklendirip yaratıcı vizyonumu serpiştireceğim boş tuvaller yerine, en fazla iki-üç renk kullanmaya mahkûm olduğumu fark ettim. Soğuk, tekdüze yüzeylerde soluk renkler. Arada bir karşıma çıkan elektrik düğmesi veya avize kancasından başka ayrıntısı, sürprizi olmayan yüzeyler. Bazen aptal bir sinek boyanın yapışkan yüzeyine konar, birkaç saniye orada mücadele ettikten sonra ölürdü.

Sinan Antûn – Yalnız Nar, Aylak Adam Yayınları, s.83-86