Vüs’at Orhan Bener

vusat-orhan-bener“Anlatabilmeliydim” dedi. Deliremeden öldü. Hakkında yazacak başka bir şey bulunamadı. Yaşarken çay bahçesine gidermiş hep ve muhabbet etmek istermiş gençlerle. Bir keresinde bir arkadaşım şahit olmuş. Önce bir kaç dakika dinlemiş genç bir çift Vü’sat O. Bener’i, sonra hemen sıkılıp çevirmişler başlarını. Cümlesi boğazında kalmış, yutkunmuş. Üzerine bir çay söylemiş boğazına düğümlenenleri geri göndermek istercesine.
Yaşasaydı bir çay da ben içmek isterdim bu gizli kalmış edebiyat ustasıyla. Yazık ki olmadı öyle bir fırsatım. Tam üniversiteye başladığım yıl terk etti çay bahçelerini Vüs’at O. Bener. Küçücük öyküler yazardı hepsi bu. Bende hakkında yazacak başka bir şey bulamadım. Kendi yazdığı Kapan’ına takılın istedim.

Anlatabilmeliydim. Şimdi neye yarar. Duyamayacaksın. Senin adına söyleyebileceğim:
“Yaz. Kalacak mı sorusunu sorma. Kalmayacak orası kesin. Kim, ne kalmış ki!”
Sağım hala. Kendim için öyle mi? Avunamayacakmışım, olsun mu? Okunmayacaksın bir gün. Ansiklopedilerde üç beş sözcük ayrılır sana da belki. Yüzyılları aşabilen yazın dehaları bile unutulmaya hükümlüdür sonuçta. Sen necisin a zevzek dost. Ama yaşanmadı mı? Yaşandığına inanarak ölüm beklenebilir, dayanmanın sınırları zorlanabilir aldatıcılığı. İnanma kapanına kıstırabilsem bilincimi. Yaşarken tek sığınak mı bellek? Durmadan üst üste yığılınanlar tükenmezi. Silinebilenler ne kadar azınlıkta. Eklenebilenler ne kadar uydurma, gerçek dışı. Tümünün yok olduğunu algılayamamak korkusu delirtebilir insanı. Robert Schumann bu yüzden mi yitirmek istedi aklını? Bir genç kadın, “Duygu eksik yazdıklarınızda,” dedi, acıyarak kuşkusuz. Oysa duygu, acınası zavallı. Yenilmeye layık! Deşmeyegör, altı korkunç yüzsüz. Salt çözümsüzlük, çözümdür. Taşa, toprağa, suya, havaya dönüşünceye değin, duyarsızlık kaosunda, rastlantıyla oluşan canlılığını bir süre koruyabilsen, elinde olsa, bu dileklerden caymasan. Cayma ağır acısından kurtulabileceğini umsan. Görüyorsun, ayıklığımla yaklaşamıyorum sana hala. Kopkoyu karanlıkları yırtan mavi şimsek olduğunu varsaymama karşın. Katlanabilecek miyim? Bağışlanmayacağım. Beklemiyorum zaten. Anlatamaya kalkışacaklarıma bir yığın kof ayrıntı sıkışacak. Ayrık otları boğacak tüm otları, börtü böceği, renkleri. Susmalı değil miyim? Haykırmak, anlamsız böğürtüler de bir tür susmak sayılsa bari. Ben bile bile giriyorum cehennemime. Bile bile kavruluyorum. Hiçliği – hiçlik kavramını- sürdürüyorum inatla. Çirkinim, budalayım, tamam. Bana kurban adayı kör gözüyle bakın dilediğinizce, umurunuzdaysa. Lütfediyorum yani. Büyüklenme burgacında çırpınık bir yürek. Şimdilik. Onunda tepkisi başka türlü olmazdı, olamaz mıydı? Yaşasaydı, iticiliğime daha katı bir kara çarpı koyacaktı kuşkusuz. Kehanetime sığınıyorum besbelli. “Ben pis akıllıyımdır,” kurtardı mı? Kurtarabilseydi hiç değilse/mi? Batsaydık birlikte. Ayrı ayrı düşüldü gayya kuyusuna, diyemiyorum. Belli ki kurtuluş türküsü yineleniyor ne yapsam. Akıl yerini beden aldı, beden bıraktı savaşımı. Savaşım vardı! Beden üst geldi akla. “Kömürü, elması yakaladığımızdan,” sözetmiştin. Bir sünepe kıvılcım yok etti o elması. Sonuna değin gidilemedi, son bilinse, son belli olsa da. Kaçınılmazdı, orası öyle, ne ki kaçarak kaçınılmaza boyun eğmek yazgımızı biz yazmadık mı? Biz yok muydu yoksa. Biz yanılgısı! Geceleri esnetip uzatan saçların kaydı avuçlarımdan. Yazıklanmanın yararı ne? Boynumdan göğsüme ağan gözyaşlarının tuzu nerede? Yine de saygım baskın çıkıyor. Birkaç günün büyütecinden bakmayı korumaktan alamıyorum kendimi. Seni öyküler dışı tutacağım. Öyküler ancak bizim dışımızda yaşanmışlık sanrılarında uyutacak bir kısa zaman için –içi sıkılan-ları. Onlara bir ölçü duygu da katacağım hatır için! Yazık ki deliremeyeceğim.