Turgut Uyar

turgut-uyar“Bir Jacques Brel şarkısı gibi… Dinlerken durağanlaşan ve içeri doğru gömülen bir parçası;
“ne me quitte pas / je ne vais plus pleurer / je ne vais plus parler / je me cacherai la / a te regarder” ya da işte yürek burkan bir hüznün geriye bıraktığı soğuk sabahların sessiz bekleyişleri…

Şiir’in Turgut Uyar’da ki bekleyişi de böylesine hüzün yüklü. Hüznün boyutlarını verir onun şiiiri, hüznün acı sesi trajik bir dalga sesiyle birleşir. Votkayı şiirin içine doldurup içmenin yürekteki sesidir bu.

Ne yükseklerde bir kedinin hayalarında ne de uçurtmanın yere değen kuyruğunda…

Şiiri gridir ve meleksi bir grilik değildir bu, hayvansı bir tutkuyla yuvarlanan cinselliğin taraftarı bir gridir.

Bıyıkları bize meyhanelerde kendini Lucretius ile konuşmaya adamış insanların var olduğunu anlatır. Acının yutkunmalarla değil baharda bir parça hayali sevdayla geçiştirilebileceğini biliriz.

Hepimiz biliriz bunu. Şair bunu kendisine saklamaz, anlamsızı bizim için yakalarsa da o anlamsızı sakince bir yer değiştirmeyle elden çıkar. Güzelliğin çelik gövdesine dönüşür. Bir leğen olsa da olur, dikey ve yatay mutsuzluk olabileceği gibi.

Sevgilinin, kitabının arasına koyduğu bir İrlanda papatyası olur. Halbuki var mıdır bu gizemli papatya gerçekte? Ivan Illich’in bakışları gibi bağıran ve Kien’in kitapları gibi yanan…

Var mıdır Şair’in azalan çoğalan sesinde bir çiy tanesi?

Bize bir sigaranın tadı gibi gelen, Şair’e arada kalan bir bas sesi gibi gelebilir. Sonra ayağa kalkan Şair bir sigara daha yakar, bir tane daha. Bazen bitmeyeni arar, dolu olanı.

Bazen yani her zaman bir hüzün kokar ruhu. Bir hüznü parçalar elleri, kağıda patates baskıdan hüzün anıları çıkartır. Bakarsak da göremeyiz.

Neyi görmememizi istediğini hiçbir zaman bilemeyiz.  Yürek salgın bir hastalık gibi yeni doğan çocukları yakalar, yeni doğan çocukları, aklını duvardaki bir leke gibi gören deliyi ve seni ve beni…

Aramıza konan kibrit alevini ve İkinci Yeni’nin bu en güzel gözlü hediyesini…”