Şakir’e Benden Çay

Bir Sensizlik ki Şakir’e Nasıl Anlatayım?

Şakir’e benden çay… Herkes dertli bu gece. Kuytu köşelerden, çıkmaz sokaklara bakan evlerin pencerelerinden, telefonların çekmediği en ilkel mabetlerden getirdim şu elimde görmüş olduğunuz matemleri. Yalnızlık senfonisini ezbere bilen küçük çocuklar yetiştirdim ve hiç bu kadar sakin görmemiştim seni, üstünkörü bir yalnızlığın olmalı senin de. “Çaya kaç şeker atarsın?” diye sormuyorum bile.
   Tek sayılara olan bağlılığımı dile getirdim büyük ve kalabalık anksiyete caddelerinde. Kalabalıkların içinden çıkarttım şu elimde görmüş olduğunuz tekil şahısları. Tekir kedilere eşlik eden kaçıncı tekil kişiydin sen? Her sahipsizliğinin sahiplendirdiği tekir kedilerin olmalı senin de. Göz kırptım askıcıya, bir dahaki sefere çay kaşığı getirmesin diye.
   Toplama işaretinin toplayamadığı bir hayat biriktirdim. Hangi köşe başında bölüneceğimi bilmeden yürüdüm evine giden yolları. Gözlerimi, akşamları ışıklarını yakıp perdelerini çekmeyen evlerin pencerelerine diktim. Gölgene rast gelmekten korkarak, her karaltıda birbirlerine çarptım göz kapaklarımı ve nerede gördüysem seni orada eksildim tüm hayalperest düşlerimden. Şehre doğal gaz geldiğinden beri hijyenik şarkılarla soludum yankılarını sesinin, evinin o mor sokağında.
   Kimsesiz değildim, sensizdim anlamıyorsun. Seni anlatan hikâyeler, seni söyleyen şiirler, seni okuyan şarkılar, seni ısıtan iklimler ve seni bana getiren sebepler arıyordum. Aklımdan geçenlere şüpheyle baktığını görür gibiyim. Ben ki tüm aklımı yitirip dokunduğum yerde sana, öyle sokuldum parmak uçlarına, sen bir boşluksun girdabına çekildiğim ve ben, geceleri koridorun ışığını açık bırakıyorum. Bir Guernica çakması gibi, haşlanmış bir yumurta gibi; çizik bir kestane, yolunmuş otlar gibi duruyorum karşında. Mor bir kıskançlık sarıyor dört bir yanımı. “Acıyorum kendime baktıkça sana.” Tek başınalığımın bastonu çatlak. Ha yıkıldı üzerime ha yıkılacak ve ben sana hâkim olan korkularımla, tüm iyi niyetlerimi baltalar misali, yol kenarındaki insanları hiçe sayarak, büyük su birikintilerinden geçtim. 
   Gelişigüzel bir hatıraya yenildim. Planlı bir tesadüfün yarattığı heyelanların altında kaldı hayatlarım. Kaç kişiydim bir önemi kalmadı. Yediğim golde ofsayt varmış, yokmuş umrumda değil. Ben o topu nasıl tutamadım, ona yanıyorum. Nasıl ki sen geçip giderken gözlerimin önünden, ardında hayalet ordularınla; nasıl ki ben olduğum yerde kalmakla hüküm giydim o an binlerce yaşamının içinden ve nasıl olduğunu anlayamadım ama… Neyse bütün kahve bize bakıyor.
   Ah! Münacaat şiiri kadar cüretkârdım. Fakat anlaşılmak telâşım mı yordu seni bu kadar? Fakat ben sana çekilirken tüm gelgitlerinle, hislerimin en derin sularından, illegal bir şey yoktu ortada. Yoksa naylonlar, balonlar ve plastik her şey senin yokluğunda üretildi bu dünyada. Sen yoktun ve kirlendi dünya. Uzaylılara taş atardık gece yarıları ve güneşe ateş ederdi bir adam en sıcak hâliyle teninin. Şakir’de kalktı gitti işte. Son bir adım daha atarsın da aramıza kaç kilometre sessizlik sığdırırsın diye korkuyorum. Saçmalıyorum. Bir sihirbazın şapkasında sıkışıp kalmayı düşlüyorum.
   Şakir’e benden çay… Dertlileri açık ve limonlu olsun. Yeterince çarptı bu gece kalbimiz. Bir de söyleyin Şakir’e, bu son olsun.

Gökçen Güneyoğlu, Ayarsız Dergi, Ocak 2018