Sabah Beş Koridoru

Saat sabahın beşi. Avından umudu kesmiş avcı gibi, uzanmış uykuyu bekliyorsun yatakta. Şehir, ağır, kara bir yorganın altında; böcekler, insanlar ve sincaplarla sarmaş dolaş derin uykuda. 
Sense ya hiç uyumadın ya da uykunun orta yerinde bir çocukluk düşünden palas pandıras yuvarlandın. Öyle ya da böyle, saat sabahın beşi ve çürüyen bir elmanın kurduyla karşılaşması gibi, içini kemiren yarayla göz göze gelecek kadar uyanıksın. 
Biliyorsun, hep korktuğun şeyler geldi başına. Biliyorsun, yine hep korktukların çıkıp gelecek. Peki, hiç sordun mu kendi kendine, neden her gece geçmişi temize çekmek için bu çaba ve neden hâlâ bunca umutla beklenen bir korkudur gelecek? 

Saat sabahın beşi. İçinde saatlerdir debelendiğin şu sefil yatak, malulen emekli bir anne gibi küskün. Belli işte, ne yana dönersen dön, artık seni sarıp sarmalamayacak. Çocukluk düşlerinden düşen talihsizlerin cezasıdır bu. Her gece cennetten yeni baştan kovulmak. 

Saat sabahın beşiyse ve sen de mezar taşını arayan bir ölü kadar uyanıksan şayet, kendi karanlık koridorlardan da geçiyorsundur elbet. Çarparak yürüdüğün duvarlarda, gündüz özenle sakladığın soluk fotoğraflar. Özlemler, kabahatler, pişmanlıklar. Duvarlarda kurumuş kan lekeleri. Duvarlarda ömrünün tabutları, cenaze törenleri ve mezarlık bekçileri. Tekmili şehvetle kemirir, uykunun bile uğramadığı lanetli gözleri. Yine de görüyorsun değil mi ağır ağır ölümünü sessizce izlediklerinin umutlu bekleyişini? “Bunu bana yapma” der gibi bakıyorlar. Çünkü saat bunu demeye de duymaya da müsait şimdi. 

Saat sabahın beşi. Gündüz giydiğin güzel elbiselerden eser yok değil mi? Cemiyete rezerve gülümsemenden, histerik neşenden, hesaplı sohbetinden, üstüne çalışılmış devasa özgüveninden. Kendinlesin, yalnızsın, kürkü yüzülmüş acılı bir hayvan kadar çıplaksın. Gündüzleri sakladığın ne varsa, uykusuz gecelerde hepsiyle baş başasın. 

Bu saatten sonra ellerin sığmaz hiçbir yere, bacakların sığmaz. Gözlerin kaçacak delik arar, dudakların sığınacak liman bulamaz. Biliyorsun, bugüne dek hiç yetişemedin cenaze törenlerine, içindeki bütün ölüleri sensiz kaldırdılar. Şimdi peşlerinden koşsan ne fayda, gidenler gidecekleri yere çoktan vardılar. 

Saat sabahın beşi. Kalanlar için hâlâ vakit var sanki. Zaten bak, çek git istiyor yatak, kovalıyor koynundan seni. Mutfakta bir sigara iç, salonda üç tur at, bir kitap al eline ama sonra okumayı beceremeyip çabucak geri bırak. Televizyonu aç, sonra hemen kapat, pencereyi arala. Ve koklayarak dört bir yanı, koridora yayılmış ağır suçluluk kokusunun kaynağını ara. Minik yalanlarda, büyük pişmanlıklarda, kendine verip tutmadığın sözlerde, sessiz ve sahipsiz bıraktığın cenazelerde, hepsinde. Saat sabahın beşi. Karanlık elbet aydınlatacak kendinden gizlemeye çalıştığın ne varsa. Kendine varan bir koridorda büyüyecek uykusuzluğun. İşte sonra, ayan olunca yani pinhan, kocaman, kırçıllı bir lokma takılacak boğazına. Bir dalga yükselecek iç denizinden. Bir gemi suya batacak sessizce. 

Saat sabahın beşi. Ay şavkıyacak, gece kuşları şakıyacak, korkunç kehanetler fısıldayacak uzaklardan sırtlanlar. Derken kırmızı bir top yuvarlanacak merdivenlerden. İplikler sökülecek yumaklardan. Kör bir sincap, hayatının en anlamlı şeyinin, kabuğu çatlak minik bir cevizin peşine düşecek. Sincapların kör olabileceğini düşünmemiştin oysa. Ve cevizlerin birileri için böyle önemli… 

Saat sabahın beşi. Birkaç saat sonra yeniden güneş doğacak. Gece çıkardığın karanlık çeyizleri bir bir katlayıp sandıklara kaldıracaksın böylece. Soğuk bir duş alacaksın geceye gizlediğin her şeyin üstüne. Bir zar gibi yırtılacaksın böylece, fakat canın yanmayacak. Yanmaz canları yırtılan zarların asla. Bir gece tırtılı misali dönüşeceksin sabah kelebeğine ve bundan haberin bile olmayacak. Bilmez tırtıllar çünkü, aslında neye benzediklerini. Kelebekler de öyle. Hele de saat sabahın beşiyse. Uyan diyeceğim ama uyumadın ki. Dünya uyurken, sen açık tuttuysan da hep tavana diktin şehla gözlerini. Seninki korkak bir çocuk, seninki bezgin bir ihtiyar, kalpten ziyade. Neyse ki bilmez kalpler neye benzediklerini. Kalpsizler de öyle. 

Nermin Yıldırım, OT Dergi, Şubat 2018