Güçler

Ne zaman karnım acıksa Arkamand’daki yağ ve zeytinlerle tatlandırılmış o kıvamlı, taneli tahıl lapasını çeker canım, nitekim o zaman da öyle olmuştu; ama mideme inmiş yarım kilo kadar balıkla kendimi çok daha iyi hissediyordum. Güneş doğmuş, sırtımı tatlı tatlı ısıtıyordu. Minik dalgalar kayığın kenarından akıp geçiyordu. Etrafımızda yer yer alçak sazlıklarla beneklenmiş parlak sular uzanıyordu. Güverteye uzanıp uykuya daldım.

Bütün gün uzun göl boyunca gittik. Ertesi gün, kıyıların birbirine yaklaştığı yerlerde yüksek sazlar ve kamışlar arasında arapsaçına dönmüş kanallara girdik: soluk yeşil ve kül rengi duvarlar arasında bir genişleyip bir daralan gümüş mavisi sulardan yollar, biteviye aynı. Ammeda’ya yolunu nasıl bulduğunu sorunca, “Kuşlar söylüyor,” dedi.
Sazların üzerinde yüzlerce minik kuş uçuşuyordu; daha yukarıdan ördekler ve kazlar uçuyor, uzun boylu gümüş grisi balıkçıllar ve daha küçük olan beyaz turnalar saz adacıklarının kıyılarını adımlıyordu. Bunlardan bazılarıyla Ammeda sanki selamlaşıyormuş gibi konuşuyordu, onlara Hassa adı veya kelimesiyle hitap ediyordu.
Hakkımda ilk gece sorduklarından fazla bir şey sormadı ve kendi hakkında da hiçbir şey anlatmadı. Soğuk değildi ama derin bir sükût içerisindeydi.
Gün boyunca güneş pırıl pırıldı, gece de ay vardı, küçülmeye yüz tutan. Doğup karanlığın kubbesinden öte yana kayan yaz yıldızlarını, Venne çiftliğinde seyrettiğim yıldızları seyrettim. Kâh balık avladım, kâh güneşte oturup kanalların ve saz yataklarının, mavi suyun, mavi göğün hiç değişmeyen aynılığına daldım. Ammeda kayığı idare ediyordu. Evin içine girince içerisinin yük dolu olduğunu gördüm; yüklerin çoğu kağıda benzeyen, bazısı ince bazısı kalın ama hepsi de epey sert bir maddeden istiflenmiş büyük tabaka ve bohçalardan ibaretti. Ammeda bana bunların dövülmüş sazlardan yapılan, tabak çanaktan giysiye ve ev duvarlarına kadar her yerde kullanılan hasır kumaş olduğunu anlattı. Bunları kumaşların üretildiği güney ve batı bataklıklarından alıp, para karşılığında veya değiş tokuşla alacak olan insanların bulunduğu yerlere götürüyordu. Değiştokuş sayesinde evini döküntülerle doldurmuştu: çanaklar, çömlekler, sandaletler, çok güzel dokuma kemer ve pelerinler, yağ dolu testiler ve büyük bir çekilmiş yaban turpu stoku. Anladığım kadarıyla bu şeyleri gönlünün çektiği gibi kullanıyor, alıp satıyordu. Hiç saklama kaygısı taşımadığı parasını —çeyreklik, yarımlık bronzlar ve birkaç gümüş parça— yapının köşesinde pirinçten bir kâsenin içerisinde tutuyordu. Hem bu, hem de Şeça’da handaki insanların hareketleri bana Bataklık halkının istisnai bir şekilde gerek yabancılardan gerekse birbirlerinden hiç kuşkulanmadıkları ve korkmadıkları izlenimini verdi.
İnsanlara fazlaca güvenmeye meyilli olduğumu çok, hem de çok iyi biliyordum. Bu kusurun doğuştan olup olmadığını merak ettim, hani tıpkı kara tenim ve karga burnum gibi bir özellik olup olmadığını. Haddinden fazla güvendiğim için bana ihanet etmelerine izin vermiş, böylece ben de diğerlerine ihanet etmiştim. Belki de sonunda doğru yere gelmiştim, benim gibi olan insanların arasına, güvene güvenle cevap verecek insanlar arasına.
Su üzerindeki uzun güneşli günler boyunca zihnimde bu tip düşünler ve umutlar arasında dolaşacak, ayrıca geçmişi de düşünecek zaman vardı. Ne zaman Ormanın Kalbi’nde geçirdiğim yılı düşünsem Barna’nın sesini duyuyordum — derin, yankılı, durmadan konuşan sesinin gürleyişini… Ve bataklıkların sessizliği, yol arkadaşımın sessizliği bir lütuf, bir kurtuluş gibi geliyordu.

Ursula K. Le Guin – Güçler Metis Yayınları, s.238-239 (2009)