Geçmişin Aynasında

Yüzündeki duygu değişimlerini, tenindeki titreşimleri yakalamak istermiş gibi gözlerini Enise’nin gözlerine mıhlıyor: Enise de ona bakıyor. Arkadaşının bakışlar andaki o sağlıklı ışık sönmüş, hüsrana uğramışların donuk ışığıyla titriyor göz bebekleri. 
“Yaşam alanı hiç değişmeyen bir insanın, göreneklerinde en ufak bir değişikliğe izin vermeyen bir toplumda, tek tesellisi olacak kitaplardan mahrum kalması ne demektir, bilir misin? Okuyacak kitap bulamıyorsun. Paran da yok ki gidip satın alasın. Konuşup dertleşecek içini dökecek arkadaş, içini dökecek kimse yok. Günlerce seni bekleyip de elim böğrümde kalınca, keşke, derdim; keşke her gün sürüsünü otlatacak yeni otlaklar arayan bir çoban olsaydım: Hiç değilse o zaman, hayvanların ardı sıra dağ tepe aşabilir, rüzgârların sürüklediği bulutların peşinde koşabilirdim.
Her akşamüstü, içimde delice bir kaçış duygusu, dayanılmaz bir gitme arzusu, kurt yenikleriyle delik deşik olmuş kütüğün üstüne oturur, imkânsızlıkları yenmemi, engelleri aşmamı sağlayacak bir mucizenin gerçekleşmesini beklerdim. Daha sonrasını düşününce, gene de güzeldi o bekleyiş anları, diyorum; çünkü sonunda sen koltuğunda kitaplarla çıkagelirdin; sonra sonra o mutluluğu da benden esirgedin.”
“Yok daha neler!” diyor Enise, sesinde perdelenmiş bir isyan.
“Daha ikinci yılın başında gelişlerin seyrelmişti,” diye sürdürüyor Seyhan: “Sebebini tahmin edebiliyordum: Yaşadığımız şehirle okuduğun üniversite arasında otobüsle ya da trenle bile, saatler süren bir mesafe vardı; geliş gidişin masraflıydı, alacağın kitaplar da yük getiriyordu bütçene. Biliyordum bunları, ama gene de daha sık gelmeni, gelirken de bana kitaplar getirmeni istiyordum. Sen de aralıklarla da olsa, bir süre daha sürdürdün gelişlerini. Ne var ki, çoğu kez, elin boş geliyordun artık: ya yurttan aceleyle çıktığın için kitapları yanına almayı unuttuğunu, ya da fakülteden doğruca otobüse koşturduğunu söylüyordun. Anlıyorum, diyordum, ama bana böylesine kayıtsız kalışına içimden üzülüyordum. Aslında üzülmekten fazlasıydı hissettiğim. Galiba bunu sen de anlar ve gördüğün filmleri, gezip dolaştığın yerleri, tanıdığın insanları anlatarak beni avutmaya çalışırdın. Ona da razıydım, ondan da mahrum ettin sen beni.”
“Anlattıklarım üzüyordu seni,” diyor Enise, kendini savunma telaşıyla, “üzücü şeyler olduklarından değil, özlediğin şeyler oldukları için. Bakışlarındaki arzuyu, imrenmeyi, hasreti görüyor ve perişan oluyordum. Senden ayrılıp da fakülteye dönünce kendimi derslere veremiyordum, çünkü aklımdan hiç çıkmıyordun. 
“Sen de hepten çıkardın beni hayatından.”

Hatice Bilen Buğra – Geçmişin Aynasında, Ötüken Neşriyat, s.44-45